ANASAYFA / BİENALLER / 2.ÇANAKKALE BİENALİ / KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Kurgusal Gerçekler, Dönüşümler

Günümüz insanının yaşantısını irdelediğimizde, kendi doğal gerçeğinden uzaklaşarak, kurgusal gerçeklerin girdabında sürüklendiğini görürüz. Binlerce yıllık tarih sürecinden sıyrılıp gelen insanlığın uygarlık düzeyi ne olursa olsun, yaşantısı tartışmalı bir konu halini almıştır. Savaşlar, insan hakları ihlalleri, bireysel şiddet uygulamaları, tüketim çılgınlığı, para spekülasyonları, kirletilen çevre, eğitimsizlik, ekonomik bozuklukların yarattığı kaotik durum ve bunun gibi birçok etken hayatın akış yönünü değiştirmiş, insanı başkalaştırmıştır.

Modern insanın hayatına baktığımızda, gereksiz bir sürü sorunla uğraşıp, enerjisini ve zamanını boşa harcayarak, yaşayış duru- munu tartışmalı bir hale getirdiğini görürüz. Gelişen bilimsel çalışmalar, teknolojide kat edilen yolla güçlenip doğaya hükmeden insanın kendi gerçeğine sırt çevirmesi, kısacası modern yaşam içindeki insanı ilgilendiren durumlar, kurgusal gerçeklerdir ve bu gerçeklerin kabullenilmesi için sistem; eğitimi, sanatı, ve medyayı kullanarak bu düşünceyi besleyip geliştirmiştir. Yaşam, felsefeden, düşünceden koptuğu için yüzeysel olarak ele alınmıştır.

Kurgusal gerçeklerin yarattığı bu durum her ne kadar negatif bir ortam yaratsa da, yaratılan bu etkiye karşın oluşan içgüdü- sel ya da bilinçli tepki hayat içinde yeni yollar açarak yeni dönüşümleri sağlamaktadır. İşte yüz yüze bırakıldığımız kurgusal gerçeklerin karşısında duran bir başka gerçek de budur ve dönüşümün verilerini insan hayatının içine yavaş yavaş iterek, tükenmekte olan umutlarımıza pozitif bir destek sunmaktadır.

Bireysel, farklı bakış açılarıyla sosyal gerçekliğin her düzlemde ve her durum için sorgulandığı günümüzde, toplumsal yapılar ve bu yapıların işleyiş süreçleriyle ilişkili deneyim- lerin ne kadarının manipülatif etkilerle realize olduğunu, ne kadarının sosyal gelişim ve doğal dönüşümler olarak biçimlendiğini kestirmek güç. Güç ve karmaşık diyebileceğimiz ilişkilere dayalı pozisyonların şekillendirdiği yönetsel kabiliyeti bulunan, yaratılmış ve yaratılmakta olan toplumsal dokuların sağlamlığı ya da düşük dirençli alanlarının yırtılma noktasına gelmişliği; sürecin yönünü, ömrünü, ve dahi dönüşeceği, yeni- den örüntüleneceği, yamanacağı yeni dokuyu belirleyebilecek bir bilinçle hareket eder.

Boudrillard; değişen ya da değiştirilmekte olan toplumsal yapılanmalara dayalı olarak sistemin artık herkesten üretken olmasını değil “oyunu oynamasını” istediğini belirterek, toplumsal kurgu içinde bireylere ve farklı toplumsal kesim- lere belli rollerin kendilerinden bağımsız biçildiğine vurgu yapar. “Sistemin merkezileştirilme ve bir teknokrasi piramidine dönüştürülme süreciyle birlikte öğrenciler, gençler ve daha ilk baştan bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde saf dışı bırakılanlarla, çizgi ötesi (marjinal) ve merkez dışına itilenlerin (periferi) bulunduğu, yitirilmiş duygular ve sorumsuzlukla karşılaşılan bir yerde, her türlü toplumsal kategoriyle, bölgesel, etnik ya da ayrı dilleri konuşan cemaatlere önemli görevler düştüğü sonucuna varılmaktadır. Oyun dışı bırakılanlarsa doğrudan oyun kuralına karşı çıkmaktadırlar. Toplumsalın bir parçası olmaktan yoksun bırakılanlar, yalnızca kendi- lerini sömüren sistemi değil aynı zamanda kapitalizmin toplumsal gerçeklik ilkesini de başarısızlığa uğratmaktadırlar. Ayrı kefeye konu- lan, farklı muameleye tabi tutu- larak, birer uyduya dönüştürülen bütün bu kategorilerin, zaman içinde yapısal bir koda dönüştürülen sistemle birlikte, anlamlarını yitirmiş birer terim olarak kendi kaderlerine terk edildikleri görülmektedir. Bundan böyle ayak- lanan kategorilerin amacı bu kod, bu ayrımlamalar, kopmalar, farklı muameleye tabi tutulmalarla, bu yapısal ve hiyerarşik karşıtlıklar üzerine oturtulan stratejiyi saf dışı bırakmaktır.” diyerek de toplumsal kesimleri bu bağlamda kendine göre mercek altına alır ve bu şartlarda gerçekleşmesi neredeyse olanaksız önerilerini sıralar.

Milenyum sonrasında birden bire, dünyada sosyal yaşam öngörülerinde üretim süreçlerinin merkeze çekildiği, kutsandığı ve aksi denge- lerin devreye sokulması yoluyla egemen yapının sağlamlaştırılması ve korunmasının hedeflendiği 20. yy’ın devamı gibi görünmeyen bir sosyal yapılanmanın emareleri belirir.

Yeni dünya düzeni başlığı altında, günümüzde halâ üretim ve tüketim ilişkilerinin sanayi toplumunda olduğu şekliyle aynı paralelde değerlendiren, klasik üretim-tüketim ilişkileri, barış içinde, demokratik ve eşitlikçi sosyal dengeler ve yaşam standartlarının her geçen gün yükselmesinin olumlandığı ideallerin geliştirilmekte olduğuna dair birçok spekülatif söylem bulunmaktadır. Ancak 21. yy’ın başından beri bütün bu söylemlerin aksine, bizi küresel sosyal sistemin yeniden kurgulanarak bu kurguyu uygulama süreçlerinin başlatıldığına ikna edecek önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Basit bir okumayla, soğuk savaş sonrası başladığı ileri sürülen bu yeni döneme dair tasarım süreçlerinin uygulanması ile dünyada var olan, insanlığın gereksinim duyduğu ve gitgide tükenen her türlü kaynağın geçmişte kalmış köhne bir kapitalist savurganlık içinde sömürü ideolojisi ile de olsa dünyada yaşayan her insanla paylaşma devrinin kapandığını görmek mümkündür.

Bu durum aslına bakılacak olursa “yeni global bir devrimdir”. Ancak bu devrimle hedeflenen insanlığın şimdiye dek üzerinde hemfikir göründüğü bir çok hümanist değerin ortadan kalkarak, günümüzün adalet anlayışı ile hiç uyuşmayan, yani değer olarak her anlamda adaletsiz bir adaletin aldığı, lükse dayalı tüketim unsurlarından en temel ve yaşamsal öneme sahip gereksinim- lere kadar birçok konuda kitlelerin yokluklarla karşılaşacağı bir dönemin başlatılmasına neden olacak bir devrimdir bu. Tabii ki şu ana kadar da dünyadaki varolan bu kısıtlı kaynaklardan “neden?” bütün insanlığın yararlandırılmak istendiğine bir anlam veremeden.

Bu acil dönüşümün en önemli gerekçesi, seri üretim yöntemleri gelişmeye başlamadan sanayi devrimi gerçekleşmeden farkına varılamayan, belki de bu son dönemlerdeki inanılmaz hızla yürüyen tüketim süreçleri yoluyla gündeme gelen kaynakların kısıtlılığı konusudur. Dünyadaki her türlü kaynağın azalmasının gündeme gelmesiyle hâkim güçler tarafından yeniden kurgulanan sistemle, kapi- tali elinde tutanlar, teorisyen ve profesyonel yönetim kadroları dışında hiç kimsenin ortalama bir yaşam standardının olamayacağı netleşmiştir.

Bütün bu fotoğraf içinde, egemen kararların uygulanması konusunda her zaman en sıkıntılı süreçlerin yaşandığı bölgelerden birinde bulu- nan, hiçbir biçimde homojen sosyal bir yapının bulunmadığı, bundan dolayı da dönüştürülebilmenin en hızlı gerçekleştirilebildiği hızlı toplumsal refleksi de aynı homo- jenlikte veremeyen, sürprizlerle dolu bir ülke olan Türkiye, bu yeni süreçte de bir merkez biçiminde algılanabilir. Osmanlı sonrası belki bu tür süreçlerin hızlanabileceğini de hesaba katarak milliyetçi ve dine dayalı bir homojenliğin sağlanması yolunda bazı uygulama- lar gerçekleştirilmiş olsa da kültürel çeşitliliğin getirdiği farkla çok eskilere dayandırdığı gelenekçi duran sosyal yapı, genel sistematik dönüştürme girişimlerine karşı kısmi dirençler vermektedir. Bu dünya düzeni ile ilişkili konuların ülke içindeki basit sosyal veya siyasal durumlarmış gibi algılanması, bu sistemin içinde idealleri uğruna samimiyetle çabalayan birçok farklı unsurun da aslında genelde aynı amaç için çalıştığını söylemek abartılı olmayacaktır. Kaldı ki makro boyutta da dünyada birbiriyle çatışma içinde duran gruplar bilerek veya bilmeden yeni dünya kurgusu için birlikte çalışmaktadırlar.

Bilimsel olarak sosyolojik süreçlere belli oranlarda dahil edilen bu türden kurgulamaların, sosyal yapıları nasıl etkileyeceği, kendi rayından çıkarıp belki yeni sistem önerisini geliştiren güçlerin de hiç arzulamayacağı bir noktaya gelebilmesi mümkündür. Her zaman kontrolden çıkma olasılığı olan buna benzer durumlar, geçmişte büyük savaşlar ve isten- meyen olaylar biçiminde insanlığı ve dünyayı toptan tehdit edecek boyutlara bile varabilmiştir.